Dünyanın 3/4’ü sularla kaplı ama tatlı su kaynakları sadece bunun sadece yüzde 2’si! Yani boşa akıtacak 1 damla suyumuz bile yok. Hele küresel iklim değişikliği bu kadar baş göstermiş, yağışlar azalmış, barajlar kritik seviyeye gelmiş ve Sapanca Gölümüz ölüm ile burun buruna mücadele etmekteyse…
İçme suyu, tarım, ekosistem dengesi ve ekonomik faaliyetlerin sürdürülebilirliği açısından suyun korunması hayati önem taşıyor. Ne var ki bölgemizde planlanan büyük ölçekli demir-çelik haddehane tesisleri gibi endüstrilerin su kullanımı ve su kaynaklarına etkisi, hem bilimsel araştırmalar hem de yerel su krizleriyle örtüşen ciddi bir sorunu gözler önüne seriyor. Bu konuda yaptığım araştırmaları paylaşmak istiyorum ama bir yandan da bölgede yaşayan biri olarak kaygılarımı da paylaşmak isterim.
Çelik üretimi, özellikle yüksek sıcaklıkta gerçekleşen yapım süreçleri nedeniyle su kullanımının en yoğun olduğu endüstrilerden biriymiş. Geri dönüşüm için gelmiş paslı ürünlerin işlenmeye hazırlanması için çeşitli asitlerin su ile seyreltilerek temizlenmesi gibi süreçlerde tonlarca su kullanılıyormuş. Asidi ve kimyasalları seyreltmek için kullanılan suyun nereye gideceği ve nasıl arıtılacağı hatta arıtılabilecek mi, arıtmak mümkün mü soruları beni bu noktada kemirmeye başladı bile… Sadece yüzey temizleme için değil, tesis içi soğutma, çıkan ürünün kolay işlenebilmesi mesela boyanabilmesi için yine yüzey çalışmalarında kullanılıyormuş. Bunları ÇED raporunda da bulabiliyoruz. Araştırmalara göre; “bu süreçlerin sonunda büyük miktarda su kirlenir veya yeniden arıtılmadan doğaya bırakılır” deniyor. ÇED raporunda ise İSU’nun arıtma tesislerinin yeterli olmadığı, İSU tarafından da ifade edilmiş.
Geri dönüşüm, istihdam, ekonomi için feda edilemez mi?
Vallahi ‘olsa dükkan senin’ diyemem çünkü bu su ne benim, ne sizin, ne de bir başka şahsın… Bu suyu; kuş, ağaç, bebek, dede, çiftçi, Sapanca Gölündeki balık, Kocaeli halkı, ayvası ile ünlü ama rekoltesi yüzde 30’a düşmüş Eşmeli, hatta ayva festivaline başka ilden ayva getirtmiş Kartepe Belediyesi kullanıyor olabilir ama bu su; onu kullanmamıza izin veren doğanın bir parçası. Bize bu kadar cömertçe kucak açarken ona ihanet etme hakkımız var mı?
ÇED raporu diyor ki;
“Planlanan çelik / haddehane tesisi için öne çıkan riskler şunlardır:
* Tesisin su ihtiyacı, çevredeki yerel su kaynaklarına güçlü bir baskı oluşturacak düzeydedir.
*Proses için yüksek miktarda su talep edilmesi planlanmakta; bu da su seviyelerinin düşmesine ve yeraltı su kaynaklarının tükenmesine yol açabilir.
* ÇED raporunda, tesisin suyu kirletmeden arıtarak çevreye bırakma planları yer almasına rağmen, rapor metninde aralıklarla yoğun kimyasal kullanımının su kalitesi üzerindeki olumsuz etkilerine ilişkin yeterli teknik önlem tanımlanmamıştır.”
Bu aşamada verilerin ve raporun beni kemirmesi noktasından, tüylerimin diken diken, göz bebeklerimin faltaşı olması durumuna ilerlemiş bulunmaktayım.
Yeraltı kaynaklarını dahi kurutacak düzeyde su ne kadar olabilir diye merak ettim. Verilen verileri yapay zeka yardımıyla anlayabileceğim(iz) bir şekilde çevirmek istedim. Aklıma her birimizin bildiğini düşündüğüm Çenesuyu’nda bulunan olimpik kapalı yüzme havuzu geldi. İşte o havuzdan 1402 tane olduğunu düşünün! Bu miktar planlanan haddehanenin ömürlük ihtiyacı değil, sadece 1 yıllık ihtiyacı. Yani vardığım noktada, tıpkı yıllar önce Sapanca Gölü’nü Yuvacık Barajı’na arka bahçe yapma projelerinin tartışıldığı zamana geri dönmüş gibiyim. O dönemde doğa aktivistleri “her su kendi havzasında değerlendirilmeli” diye ses çıkartıyorlardı ama katliam yapıldı, göl ve barajı birbirine bağlayan hatlar döşendi ve geldiğimiz noktada göl ölmekte… Şimdi de yeterince ve hep birlikte ses çıkartmaz isek yeniden olduğumuzdan daha kötü sonuçlar ile karşılaşmamız işten bile değil. Zaten mevzu çevre sorunu olmaktan çıkıp, su güvenliği meselesi’ne dönüşmüş durumda.
Kendi halime bakacak olusam; madem durum bu kadar kritik, o zaman birlikte mücadele etmemizin tam zamanı diye düşünüyorum. Kendi etki alanımızı yok sayamayız, bizim de sesimiz olduğunu, söz söyleme hakkımız olduğunu unutamayız ve en önemlisi birlikte çok daha güçlü olduğumuzu hatırlamalıyız.
Bu sadece teknik bir konu değil, yaşamsal bir mücadele!
Havamıza, suyumuza, toprağımıza dokundurtmayalım
